Sinemaya yön veren filmler: Point Blank

Türkiye’de “Dönüşü Olmayan Yol” ismiyle bilinen “Point Blank”, kara filmin renkli dönemini başlatan filmdir. Bu sebeple de “Çin Mahallesi”nden “Kansız”a kadar sayısız eseri etkilemiştir. Özellikle “Dövüş Kulübü”nün çığır açan alt türü pyscho-noir’ın birebir esin kaynağı olması, önemini daha da arttırır.
Walker (Lee Marvin), hapse girdiği arkadaşıyla oradan kaçmak için planlar yapmaktadır. Ancak dostu onu aldatır ve 93.000 dolarını tokatlar. Karakterimiz, hapisten çıkınca o parayı alacağına dair ant içer. Ancak dışarıya çıktığında, eşinin de bu mafya çetesinin elinde olduğunu öğrenecektir. Böylece içinden çıkılamaz bir ‘ağ’ ile mücadele etmek durumunda kalacaktır.
Bazı İngiliz yönetmenlerin Amerikan sineması tarihine yüzde yüz katkı yaptığı bilindik bir gerçektir. İşte kara filmin renkli döneminin öncüsü olan “Dönüşü Olmayan Yol” (“Point Blank”, 1967) da bu durumun bir ürünü. Öyle ki bu, bir B tipi intikam öyküsü gibi ilerlese de esasen alanda hafif Godardiyen ve stilize işler yapan, böylece siyah-beyaz dönemin dokusunu yerlebir eden yenilikçi bir eser. Elbette birçok noktadan yaklaşılabilir bu psycho-noir’ın öncüsü esere, Alcatraz filmine veya femme fatale anlayışında çığır açan yapıta… Ancak işte bizim seçtiğimiz beş madde şunlar:
1-Neo-noir’ın (renkli kara film) ilk adımı
1942 yılında “Malta Şahini” (“The Maltese Falcon”) ile Hollywood gökyüzündeki ilk süzülüşünü gerçekleştiren kara film (ya da film-noir), 50’lerin sonuna kadar altın çağını yaşadı. Türün en son filmi olarak ise Orson Welles’in “Bitmeyen Balayı”sı (“The Touch of Evil”, 1958) kabul edilir her zaman. O eserden sonra ise bir çalkalanmaya ihtiyaç duymuştur sinemada kara film adıyla bilinen suç filmi. Bu değişim de elbette renkli sinemanın içinde olacaktı.
Bu sebeple de ‘suç filmleri’nin alt türlere ayrıldığı bir dönemde özünü B filmlerinden alan “Dönüşü Olmayan Yol”, ilk renkli kara film ya da gerçek adıyla neo-noir örneğiydi. Bunun renkliye uyarlanması, ilk bakışta B filmlerinin intikam öyküsünün ya da ‘rape and revenge film’ (tecavüz ve intikam filmi) alt türünün biraz da psikolojik bir zeminle kara filme transfer edilmesi anlamına geliyordu aslında.
Evet, “Dönüşü Olmayan Yol”da hiç gerçek anlamda bir dedektif veya bir kötü adam yok. Bütün karakterler anti-kahraman modundalar. Bu da zaten bir yenilik getiriyor ister istemez. Sıradan insanların hikayesi haline getiriyor filmi. Lee Marvin’in ana karakteri de bu duruma eşlik ediyor.
Aslında yönetmen John Boorman’ın filmini stilize bir dokuyu büründürüp bazı anlarda video klip estetiğiyle çekmesi de bir hayli önemli ve farklı bir noktaya oturtuyor bu eseri. Klasik kara filmin alt ve üst açılarını zaman zaman kullansa da esasen bu sözünü ettiğimiz adamın psikolojisini takip ediyor elimizdeki eser.
2-Pyscho-noir’ın başlangıcı
Bu yönüyle de aslında karakterimizin kişisel yolculuğunu, hayatındaki kadınlar ve 93.000 dolarını sömüren mafya bireyleri olarak ikiye ayırmak mümkün. Yönetmen, bunların birincisinde hikaye kurgusuyla, renklerle ve daha nicesiyle oynayıp, tempoyu yükseltmeyi tercih ediyor. Paralel kurgu, uyum kesmesi gibi tekniklerle ölüm ve seks gibi kavramlara bilinçaltından hafif sürreel bir giriş yapıyor.
Bunların yanında diğer karakterlerle olan bölümlerde ise tam anlamıyla bir gerçekçilik hakim. Siyah-beyaz kara filmlerin Yeni Hollywood geleneği ile daha sinemasal hale getirildiği söylenebilir. Adeta bu intikam kovalamacasında karakterin psikolojik sıkışmışlığından ziyade yalnızlığı öne çıkarılmış. Nihai sonuçta ise filmde her şeyin Alcatraz hapishanesinden çıkan bu adamın, Walker’ın zihninde olduğunu anlıyoruz. O hala hapiste ve kaçmamış dahi olabilir.
Öyle ki sürekli karşısına savaştığı çetenin lideri, onun liderinin lideri ve onun da liderinin lideri çıkıyor. Hepsinin bir anlam ifade etmemesi de, bu durumun intikamın katlanması için kullanılan bir numara olduğu gerçeğine ulaştırıyor bizleri. Zaten bu sayede de hem ‘tansiyon’ yerli yerine oturuyor, hem de cinsellik. Yani görsel olarak iki alan da devreye giriyor ve karşımıza öznel (sadece karakterin gözünden akan) bir dünya çıkıyor. Öyle ki gördüklerimizin hepsini Marvin’in gözünden akan ruhsal bir evren olarak algılamak mümkün.
Bu da zaten akıllara “Dehşetin Nefesi” (“Jacob’s Ladder”, 1990) ve “Dövüş Kulübü”nün “Fight Club”, 1999) kullandığı pyscho-noir alt türünü getiriyor. Filmin orijinal ismi olan ‘Point Blank’in mecazi anlamda ‘boş nokta’, balistik terimlerinde ise ‘yakın atış’ anlamına gelmesiyle birlikte, John Boorman’ın bir de beyin egzersizi sunduğu söylenebilir. Bunlardan ilki, her şeyin ‘boş bir gözüküşten ibaret olduğunu’, ikincisi ise ‘ana karaktere yakın temas’ı ifade ediyor. Gerçek bir yakın atış yok filmin tamamında zira. İntikam hikayesinin gerekleri de yüzde yüz B filmi noktalarına gitmiyor.
Daha ziyade karakterlerin hikayeye iç sesleriyle dahil olmasından itibaren her türlü detay, ruhani dünya için çalışıyor. Bir kişisel yolculuk, ya da küreselleşme yalnızlığı izliyoruz. Hepsi de bir mahkumun gözünden… Bu da zaten John Boorman’ın kara film iskeletini yenilemekten anladığı şey aslında. ‘Klasik yapıyı ‘öznel dünya’ odaklı hale getir, her şey o karakterin gözünden aksın’ gibi bir düşünceye sahip kendisi.
3-Femme fatale dedikleri…
Tabii bu doğrultuda da filme Freudyen bir bakış açısıyla yaklaşınca üç yola giriyoruz. Bunlardan birincisi Walker’ın kadınları, ikincisi Walker’ın düşmanları, üçüncüsü ise Alcatraz hapishanesi. Düşmanlar doğum üstüne doğum verirlerken, Alcatraz hapishanesindeki ilk sahneden itibaren filmin sinema tarihinde “Escape from Alcatraz” (1962), “Alcatraz’ın Kuşçusu” (“Birdman of Alcatraz”, 1979) ve “Kaya” (“The Rock”, 1996) gibi bu yabancılaşmış ada hapishanesinin eserlerinin biri konumuna yerleştiğini anlıyoruz.
Ama esas olay femme fatalelerde, yani kara filmin o vamp kadın (iyiymiş gibi yapan kötü kadın) prototipinde kopuyor. “Dönüşü Olmayan Yol”, kara filmlerdeki ‘femme fatale’ işlerliğini siyah-beyaz dönemden bir adım daha ileri götürüyor. Öyle ki burada arkadaşının karısıyla yatan bir mafya mensubu, onun eşiyle bir gece geçiren Walker karakteri ve daha bir sürü yozlaşma gösteriliyor. Üstüne üstlük özellikle Angie Dickinson’ın seks sahnelerindeki o zamana göre cesurluğu da femme fatale meselesinin ‘seks içeriğini’ni ilk kez bu kadar bariz bir şekilde devreye sokuyor. Bundan öncesi hep sansüre takıldığından, göstermelik cinsellikten ibaret ve daha çok ‘kötülük’ yapma odaklıdır öyle ki…
Böylece ‘renkli sinema’nın sansürcü bakışını yıktığı da söylenebilir “Dönüşü Olmayan Yol”un. Walker’ın eşini canlandıran Sharon Acker’ın esmer hali ile Angie Dickinson’ın sarışın halinin iç içe geçmesinin ise siyah-beyaz düzendeki ‘tek renkli’ olayını rafa kaldırmaya yarayan bir öğe olduğu söylenebilir. Bu iki femme fatale de birbirine eşit vamplıktalar öyle ki. Bir de zaten hepsinin birbirleriyle yatakta olduğu anları uyum kesmesiyle kurgulayan zeki bir sahne de mevcut. Bu da kara film tarihi adına bir başka ilk.
Tabii Walker’ın evine kendi evine seneler sonra girdiği baştaki sahnede eşini öldürmesi, bizim bunu ‘yokoluş’ olarak algılamamamız ve sonlarda Dickinson’ın Walker’a bir şey saplaması, bizim bunu ‘yüreğe saplanmış sopa’ olarak sembolleştirmemiz de; bu ‘vamp’lık durumunun tehlikesine bellek dünyası yoluyla dikkat çekmeye yarıyor aslında.
Bu alanın güçlü olmasının ana sebebi ise “Dönüşü Olmayan Yol”un her iki kadınla olan sahnelerde temposunu yükseltmesi. Lafın özü hikaye kurgusunu karmaşık hale getirerek veya gerçekte olmayan bölümleri ekleyerek ilerleyip, Walker’ın kafa karışıklığını göstermeyi seçiyor Boorman. Zaten femme fatale motifi de bu kafa karışıklığı için üretilmiştir, öyle değil mi? İşte bu filmin onun gerçek sinemasal karşılığını görebilirsiniz.
4-Yönetmenlik geleneği
60’ların sonunda biçimci yönetmenlik stilinin sinemaya girdiği bir dönemde ortaya çıkan yapıt, John Boorman’ın sonradan ‘klasik hikaye anlatma sineması’na kayan yönetmenliğinin belki de ‘başlangıç evreleri’ni veriyor burada. Öyle ki özellikle iki kadın ile karşılaşılan anlardaki hızlı kurgu, ses ve zaman atlama taktikleri aslında dönemin İngiliz ekolünün ruhuna uygun bir çalışma.
İlk olarak ABD’de Orson Welles’in “Yurttaş Kane”inde (“Citizen Kane”, 1942), İngiltere’de ise Lindsay Anderson’ın “This Sporting Life”ında (1965) kullanıldığına tanık olduğumuz hikaye kurgusuyla seyircinin beklemediği şekilde oynamak, burada stilin ana dayanak noktası. Öyle ki akışı dağıtarak oynama durumu, Boorman’ın filminde daha kafa karıştırıcı hale getiriliyor. Zira o sözünü ettiğimiz iki filmde biraz da belli konseptler doğrultusunda ilerliyordu ve matematiksel bir yeri vardı bu tekniğin. Burada ise ruhsal bir akışa kavuşturulmuş hikaye kurgusu.
Bunun yanında yönetmenin esas stili, Richard Lester, Nicolas Roeg, Ken Russell gibi biçimci yönetmenlik stilini sinemada benimseyen ilk isimlerin ekolünün arasına o zamanlarda dahil olduğunu da kanıtlıyor. Ancak sonradan Hollywood’da farklı türlerde neler yaptığını da bildiğimizden, bu duruş ‘her alana uygun estetik’ söylemiyle yürüyecek bir kariyerin başlangıcı olarak anılabilir. Öyle ki “Krallar Savaşıyor” (“Excalibur”, 1981), “Zardoz” (1974), “Kurtuluş” (“Deliverance”, 1972) gibi kılıç-büyü filmi, bilimkurgu ve gang film alanlarındaki başyapıtlarda da farklı yaklaşımlarını görebiliyoruz yönetmenin.
Böylece bir yönetmenin ne kadar bukelamun gibi olması gerektiği de bir kez daha ispatlanmış oluyor elbette. Kara filme kattıklarıyla da sinemada yenilikçiliğin nasıl cereyan edeceğini biliyor Boorman, o da ayrı bir sanatsal atılım elbette.
5-Takipçileri
Öncelikle “Dehşetin Nefesi” ve “Dövüş Kulübü”nde etki yapan bir alt türün veliahtı. Onların yolunu sürenler arasında ise ilk olarak akla “Makinist” (“El Maquinista”, 2004), “Dönüşüm” (“Ne Te Retourne Pas”, 2008), “Yolcular” (“The Passengers”, 2008), “Şüphe” (“Istoria 52”, 2008) gibi filmler geliyor. Kurgusuyla da aslında kara filmi biçimci bir zemine taşıması, Coenler’in renk dokusunda çığır açan “Kansız”ını (“Blood Simple.”, 1984) ve “Ölüm Takibi”ni (“Blade Runner”, 1982) etkilemesini sağlamıştır.
Elbette renkli kara film döneminde yüzde yüz bir işlevi olduğundan “Çin Mahallesi” (“Chinatown”, 1976), “The Long Goodbye” (1972) ve “Vücut Isısı” (“Body Heat”, 1981) gibi eğilimin erken dönem eserlerine de katkı yaptığı söylenebilir. “Taksi Şoförü”nün (“The Taxi Driver”, 1976) ise kara film dokusundaki yeniliğe ve ana karakterinin intikam psikolojisine bir şeyler verdiği görülebiliyor, en azından bilinçaltından…
Somut açıdan baktığımızdaysa filmin Bir Hong Kong, bir de ABD yeniden çevrimi olduğunu görebiliyoruz. 1992 tarihli “Full Cover” (“Xia Dao Gao Fei”, 1992) Ringo Lam imzalı, başrolünde ise şu sıralar Hollywood’da projeden projeye zıplayan Chow Yun-Fat var. 1999’da çekilen önemli filmlerin senaristi olarak bildiğimiz Brian Helgeland’ın yönettiği “Gününü Göreceksin” (“Payback”) ise Mel Gibson’ı başrole taşıyor. Ancak bu uyarlamaların “Dönüşü Olmayan Yol”un yanına yanaşamadıkları söylenebilir. Zira böyle bir dönem yakalayamadılar. Kendi periyodlarının gerisinde kaldılar.
Nereden bulabiliriz?
Türkiye’de DVD’si çıkmayan filmin, Warner Bros’tan piyasaya sürülen versiyonu amazon.com’dan temin edilebilir.
Kimlik:
Point Blank
Yapım yılı: 1967
Yönetmen: John Boorman
Oyuncular: Lee Marvin, Angie Dickinson, Keenan Wynn, Sharon Acker, Carroll O’Connor, John Vernon
Senaryo: Alexander Jacobs, David Newhouse, Rafe Newhouse (Donal E. Westlake’in romanından)
Bütçe: $ 3.000.000
Google'da Ara : Sinemaya yön veren filmler: Point Blank
Etiketler: Point Blank, Sinemaya yön veren filmler



süper bi film bence izlemenizzi tavsiye ederim
Bu Konu Hakkında Yorum Yazmak İstermisin ?
You must be logged in to post a comment.